Sembolik Serenat

Sembolik Serenat

“Rahmetli annem dün gece çilek reçeli yapıyordu rüyamda” diyerek çilek dövmesi yaptırmak isteyen kişi… Ben, babam öldükten sonra baba oldum” diyerek, babasının bu boyutta göremediği torununa onun ismini veren kişi… Daha 4. ayının 1.gününde kaybettiği kızının çok da fazla okşayamayarak numara numara büyütemediği ayak izlerinden birini kalbine, diğerini de hemen kalbinin üzerine işleten kişi… Mevcut duygularını, kendilerine ait ve sabit hale getirebildiği, sadece ama sadece onlar kadar kalabilecek, belki de bu anlamda söylenecek başka bir kelimenin olmadığına dair bir delalet olan bu sanatı, diğerlerinden ayıran tek erdemdir; ruhumuza fikir tabelası olabilmek. Aslında yazmanın, dile getirmenin, için için ağlarken gülen gözlerin, koştukça coşulası, düşünmekten terlenilesi, müzikle dışa vurulduğunca içe çekilmesi, gelecek nesillere değil,  deriye zerk ediliyor oluşu. Toprağı güfteleyip, içinde barındırdığımız ama yeterince arındıramadığımız ruhlarımıza kalelik yapan heykellerimiz ile, renkleri besteleyip, ıslık çalarak fısıldamak tene. Çizgileri yoğurup serpiştirmek gibi kendi gökyüzümüzün en dilediğimiz kara deliklerine. Dokunmayı beceremediğimiz, düşünmeye değinemediğimiz ama parsellenmiş yerlerimizin izleri.  Telafisi mümkün olmayan soyutlukların somut imgeleri, kendi vitrinimizin göze batan köşesi, o günkü en güzel öğünümüzdür dövme.

İşlenilen öfkeyse eğer,  azaltan; sevgiyse, yücelten; anıysa,  gülümseten ve hiç unutturmayan; özlem ise, onu sana katan. Noktasının, belki de virgüle inat bazen en başa döndüğü sonsuzluktur kısmen. Bir iğne ucu kadar alanın -fındık kabuğunu dolduramadan daha- rengini değiştirdiği hücreler ile, henüz öğretilemeden unutulmuş kadim bilgilere, nadasa bırakılmış derimizi toprağa,  tüylerimizi kalem girmemiş ormanlara, kendi coğrafyamızın tepelerine çıkıp, çukurlarında yuvarlanıp; ebem kuşağının gölgesinde, irem bağının üzümlerinden yapılan şarabı, boya hokkasına banıp, tinsel bir divite dönüştüren, tensel bir şölendir dövme.

Sesi vardır bir de “ritmikanık”; ürkütür, sevdirir, özletir -gök gürültüsüz- ve döller; rahim bedenlere salar cenin fikirleri, öyle susar. Yaşanmış ya da yaşanacak, anlatılmazlıkları bir karede, bir görüşe ve sonsuz yoruma sığdıran, aynadaki yüzümüzü yansıttığımız diğer yarımızdır., kendimize sunduğumuz ikramlardır anne reçelinin tadında.  Oğlunda babasının ismi ve büyütemediği ayaklara zemin olmuş annenin kalbi kadardır. Aşkta da, huzurda da, aynıdır etkisi; bir histir ve dile gelir, göze girer. Doğadaki her canlı gibidir, taze doğar, yaşlanır ama ölmez.  Görmesi muhtemel olmayana, gösterilemeden bile daha, ezoterik bir aktarımdır -söz konusu olan- o küçük iğnenin, hafif acısının büyük etkisi.

Elektriğin durağan, stabilize depolandığı o trafolardan şehre, sonra ilçelere, mahallelere ve binalara, ta ki prizine fişini taktığım adaptöre, oradan da iki mahalle güzeli, dedikodu yaparcasına makineme yetiştiriveriyorlar hemen olup biteni, enerjiyi; iletkenliğe amade…

Yalıtılamamış güç, dijital göstergede boyutlanıp sinsice clipcorttan  ana rahmine süzülüp, belki son galibiyetini almaya programlı, ancak hep beraberken bu yarışa dahil olabilen pigment parçacıklarıymışçasına akıveriyorlar o bütünün, her pikseline. Kulu olamadığı dengenin tanrısı olduğu, metal düzeneğin mekanik organlarının sesindeki kraliçe arının bakir vızıltısı. O annenin çilek reçeli kadar özlenmiş, içe çekilesi tadı. Kılcal bobinler aktaracak nesilleri ancak iğnenin ucuna. Örfler, ananeler; renklerden peydahlanacak ki,  karıştıkça iliğini açabilsin pedalına basan terzi. Kumaşını ütülesin ki iki parmağı ile dikiş tutsun beden ruha, ten boyaya, desen!!!

Diyemediklerin için aslında keşke desen, öyle bir desen ki mesela bazen herkes anlasa şıp diye… Bazen de kimse görmese bile, ilkinden sonraki önemsizliği kadar bile önemli olabilse, umarsız acısına duyarsız olma resminin resmiyeti. Büyüklüğünü göze alabilmek, kestiremeden kesip atmak kadar küçük, çitleri yeşermemiş, uçlu bucaksız.

Desen mesela, okyanus ben olsam da içimde balıklar yüzse, akvaryumumun camı olmasa desen, kendi ormanlarımda kral bu defa kuşlar olsa desen, ya da arka bahçemde iklime inat lotuslar açsa desen. Evrenimde dilediğim galaksilerime serpiştireceğim desen yıldızlarımı,  kuyrukları bile çakışmadan.  Kulaklarımdan değil de boynumdan içeri girse desen, müziğin notaları. Yekten dönse zarım, düşsel’se tenim, perdesi olsa da açılsa desen içimin tiyatrolarının unutulmuş replikleri sufle sufle. Kınasına yanan gelinim, çeyizime sandık çiz desen.

Mitolojik tanrılara asa olsam desen de sen ayırsan denizleri ikiye; dinsel. Antik Mısır’da Bastet olsam, bir tas su koyarlar kapılarının önlerine insanlar belki desen, yeniçeri olmakla samuray olmanın farkını anlarım desen ya da bir geyşanın gözyaşı şişesindeki İstanbul siluetine bakarken iki kadeh gözyaşı koy desen, alta ücretsiz. En çok unutmak istediğin kişiyi kazı desen, unutmamak için hem de; aramadan bulmak, aramamak için desen . Kelebeklerin ömrüne ömür katsan mesela, karnından başlasalar uçuşmaya. Geçmişini coverlasan, tribalize edilmiş hayallerimi pürrealistik çalışabilir misin desen, Acılarım için yan masadan bir smiley göndersinler desen, garson anlasa hemen. Dövme yaptırmaya infinity ile başlayacağım desen, sonra sol anahtarı yaptırsan mesela aşırı faşist. Peri kızımın kanatlarına kem gözler konsun desen de sussa işinin ehli, diyemese de çizemese de. Uğur böceğinin mavisi  yoncanın köşesine, yıldızın gölgesi  söğüdün törpüsüne, kavalın tuşu, şarkıdaki resme, ateş suya, su toprağa, toprak havaya benzemesin ama fazla da büyük olamasın desen.

“Şuurdan şuraya” kadar olsun da gerisi bana kalsın desen. Orama değil, orana istiyorum bil desen ama bunu ona diyemesen.  Varlığıma sunulmuş armağana bir fiyonk da sen koy desen, dayatılamamışlara direnmenin seansı ne kadar da desen, makinem sussa; alın yazıma font seçelim mi desen belki, enine ödesen de parasını boyuna ermese aklın. Gözlerime kırmızı fer de çek desen, doğuramadıklarımın ebesini çiz bana desen. Aitken de sahipken de törelere kurbanken de aynı yere aynı renkte olsun desen yaftam. Küçük ayaklarıma büyük pabuçlar olsun desen, bağsız, kana kana ezilmesin diye üzümler. Diz kapılarının menteşeleri düş ise düşünde, vurmayın öldüm, ekmek almaya çıktım ekmek oldum desen ekilesi toprağa. Koğuşumda kırk bir numara arazim olsun desen ayakların erse göğe.  Hiç demesen de olur desen bazen. Ağlasam silinir mi deyip gülsen hemen, desen ki, desen zenginiyim ben borcum olsun, ruz-i mahşer maskesi istiyorum desen balkabağı içinde. Sancısız deldiğiniz ozonlarıma takıp takıştıracağım desen piercinglerimi, buzları eritip terlerimizde boğulalım desen. Yuvasız hayvanlarınıza dönüşüp hadi biraz üzülelim desen. Ağdaladığınız ormanların sararamadan yanan yaprakların küllerini savuşturup sükunetin dalgalarına, geçelim bunu da, hadi desen.

Didik didik betimlesen de erişemesen kelimelerle, saçlarına taksan kancasını oltanın, balıklar anlasa kanmasa, dövme desen de dövse halısını bir gündelik hayat, üç kuruşluk bedel. O demir ki dövme yetmez su da ister, gönül bu sevmek yetmez çekmek ister, demelerim bitmez susmak ister, desen ki, desen desen içinde olsa da içi dışında kabuk tutsa, kraterlerine kar yağdırsam azar azar parmak uçlarımla, her çatlağı bir kanyon, yüzeyimin erozyonu, yüreğimde ovalanıp yuvalansam desen.

Gamlarıma  gem çiz desen kemsiz, ortasından kırsan iğnesini, o desen ki, o olsa, her desende o olsa. Sesten ırak tınısını, göze yakın ete sabit bana ait oluşunu sevdim desen de sahiplensen, sen ölsen o kalsa.

Bedenin ruha akan olukları, farksız artsız niyetler, çemberinden büyük üçgenler, karekökünde tomurcuklanmış filizlenmiş göğüsler, yasak elmalı iftar sofraları, nail çobanın boş çıkını, okunmamış kitaptan çıkan çalışılmamış sorular, boş şıklar ışıltılı olsun ki değinmediğime değsin desen.  Püflesen de  aşsan duygu promilinin limitlerini, çektikçe sevsen cezanı, şeceremin detaylarını kazı bana desen affola. Kesilememiş bilet numaramı istiyorum desen böğrüme, günlerinle ödesen de  ömrümden çalsan helalleşsek. Anka kuşunun sesini doldursan beslenme sepetine, külleriyle doysa çocuk, koi misali akıntıya tezat çekse ergen kürekleri, biri olmazsa diğeri olamasın mandalanın mandaları, dragonun alevleri çakmağıma taş, taşıma tuz olsun. Pandoranın kavanozundaki iksirine ekmeğini banamayanım, iğnenle talan etme desen. Deş döşümü içim taşsa, tuş olur, ağıtsa türkü olur desen.

Tenine  serpilen öpücük zerrecikleri  gibidir sevgilinin, üşüyen mahrem yerlerine serilen örtü, pas tutmaya yüz tutmuş şırasına şahit babanın güven dolu elidir dövme. Yelesine yular, sualine tuval, mektuptaki son kelime, sembolik bir seranattır da biraz.

Sessiz isyanların güvertemizdeki yelkenleri, çok satmamış hayatımızın albüm kapağıdır jenerikte geçen. Övüne dövüne astığımız çamaşırlardır balkonumuzdan sarkan, kurşun dökülmemiş kovan izleridir sapandaki misketin. Küllenmemiş aydınlığın küspesi, yakılmamış  kibritin bükülememiş boynu, serpilmemiş külüdür dövme. Döşenmemiş karo, pokerdeki blöf, içilmemiş son kadeh kusulmamış çiledir dövme. İşin, içten geçtiği yakamoz, dışa vuran gölge, dibe çeken plankton zerrecikleridir çoğu zaman. Neyzenin neyine karahindibaların raksı? Ayıplarını kapar aslında neyinin, üfler geçer, eselim geçelim diye.

Sorun edilemeyen derttir zerk edilen reçetene.  Şarhoşluğunu tokuşturduğun özür, falındaki kısmet, ötelenmiş dilek, bozulmayan orucudur prensesin. Ancak bir ömürlüğüne kiralayabildiğimiz işletmemizin, fişi kesilmemiş işlemeleri, iğneli iplikli dokumalarıdır iliklerimize kadar, kerpiç duvarlarımızın graffitilerine.

Kurdelalar tarafından kuşatılan origamik donanmanın sehpasız salıngaçları.  dumanın mangaldan tüttüğü, çizgilere ihlal mesire yerlerimizdir dövme.

Boğaz manzaralı penceresiz odanın çiçeğinden güzel vazosunun taşmış suyudur, çardağın kiremitlerinden sızan güneş, uyanmadan önceki son rüya; sabahın ilk kahvesi Yüreğinin karası değil boyasının siyahıdır perdesine nakş olan. Kirine pak elçisine zeval derdine derman makinasından akan tılsımıdır dövmecinin. Kumudur denizine sınır yerden göğe, ölümün öldüremediği gülüdür dilin dönemediği lal. Korkusuz tövbeleridir insan olanın, yürekli kaçışları sır dolu itirafları, Sezarını kayıran müsvettesidir kendi affedemediği yalnız gecelerinin dilenmiş dilimlenmiş Legoları… Peçetelenip kuşanmak savaşa, streçlenip savuşmak, al-yen içinde kalsa kol dışında, açılmamış zarfın denizkızlı pulları, kum saatinin ibiğinde doğsa güneşte batsa deglarelerin de  kontrasta inat. Rutuşu yazdan sonra olsa yazının, bol taneli kardan önce.  Sen desen fistanıma çilesiz pile çiz, teğerine teyetsiz geçsem astarın yüzüm olsa,yolum yüzündeki izin.

Mehmet Ali Pehlivan(2014)

TattooMix

Bu gönderiyi paylaş

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir